| |
|
| Durusumuz |
Toplumsal hukukçular, “saf hukuk”un olanaksizligini veri kabul ederek, hukuka iliskin bilginin kaynagini politik ekonomide, sosyolojide, siyaset biliminde görürler... Toplumsal hukukçularin hukuk bilgisinin kaynagi yasamin kendisidir...
Toplumsal hukuk, mahkeme salonlari ve sokaktaki mesru, militan, dinamik hukuk anlayisimizin dogurdugu “durusumuz”un adidir. “Durusmamiz”, çaresiz “beklesmemiz”dir sanilmasin! |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Türbanı Yasaklamak mı, Dinden Özgürleşmek mi? Ahmet Tellioğlu - 25 Şubat 2008 |
|
|
|
|
|
Türban' tartışmaları beklendiği gibi sonuçlandı. Yükseköğrenim kurumlarında türban serbest hale geliyor.
Önce 'Türban'ı yerli yerine oturtmak için:
Tek tanrılı dinler insanlık tarihinin feodal döneminin hakim
ideolojileridir. Bu günün dünyasında gericilikle özdeşleşmelerinin
sebebi budur. Dünün Cumhuriyet Türkiye’sinde de kuşkusuz 'dinci' bir
ideoloji vardı ve bu ideoloji hâkim seküler/laik ideolojiyle mücadele
ediyordu. Fakat dünün Türkiye'sindeki dincilik asıl olarak kendisine
köylü kitleleri yedekleyen feodal kesimlerin ideolojisiydi. Bu gün bu
kesimleri de kapsamakla beraber asıl olarak orta sermaye (MÜSİAD vb.)
ve orta sermayenin kendisine yedeklediği emekçilerin en düşük ücretli
ve en örgütsüz kesimlerinin ideolojisi haline geldi. Sermayenin
evrensel ölçekteki emeği bölme stratejisini AKP, kendisinin 'toplumu
dinselleştirme' stratejisiyle birleştirdi.
Dün sadece ev içi işlerde çalışan ve henüz babaları, kocaları ya da
erkek kardeşleri gibi emekçi haline gelmemiş ama kentte yaşayan (aslen
de hala köylü olan) kadınların bu gün kentlerde evin geçimi için de
çalışmak zorunda kalmaları türban'ın bu denli ciddi bir toplumsal talep
haline gelmesinin altında yatan asıl sosyolojik dinamiktir.
Türkiye kapitalizmi geldiği düzey itibariyle kitlesel kadın emeğine
ihtiyaç duymaktadır. AKP ve bir blok olarak sermaye bu ihtiyacın
varlığı noktasında hemfikirdirler. Kadınların emekçileşirken onları
eski/feodal döneme bağlayan gerici ideoloji ve ilişkilerden kopmamaları
istenmektedir. Bu bir bütün olarak sermayenin lehine bir durumdur.
Diğer yandan biz biliyoruz ki ideolojiler onları ortaya çıkaran
sosyo-ekonomik koşullar çözüldükten sonra da bir süre yaşamaya devam
ederler. Türban bu geçmişe bağlı kalma halinin sembolüdür.
Kadınlar kırdan kopup kentlere gelmiş, çalışmaya, okumaya
başlamıştır. Amma 'özgür emekçiler' olarak değil
'babasının/eşinin/erkek kardeşinin iki adım arkasındaki kalmaya devam
eden, kapitalist ilişkilere dair hakkı-hukuku için mücadele etmeyi
henüz aklının ucundan bile geçirmeyen ‘uysal emekçiler’ olarak. Türban
bu geri ilişkilere razı olan kadınların ve erkeklerin, diğer yandan da
onları ve toplumu bu geri ilişkilere bağlı olarak yaşamaya zorlayan
güçlerin toplumsal simgesidir. Bu nedenle de gericiliktir.
AKP ve büyük sermaye arasındaki tartışma bu simgenin toplumsal
yaşamda kaplayacağı yerin büyüklüğü ile ilgilidir. Bu simge sadece
emekçi kadınların ve köylü kadınların başında kalmak kaydıyla büyük
sermaye açısından sorun taşımayacaktır. Büyük sermayenin rahatsızlığı
bu simgenin bütün bir toplumsal yaşamın dinselleştirilmesinin koçbaşı
haline gelmesidir.
Kuşkusuz solun ve sosyalizmin öncelikli görevi tüm emekçileri
onları cendere içinde tutan başta sömürü olmak üzere tüm gerici
ilişkilerden ve ideolojilerden özgürleştirmektir. Dolayısıyla bir
kadının, vücudunu dinsel gerekçelerle meşrulaştırılmış
aile/mahalle/toplum baskısı-yönlendirmesi nedeniyle örtmek zorunda
hissetmesi bizim mücadele etmemiz gereken bir durumdur. Bu mücadelede
burjuva devletin yasaklarının rolü de tarihsel bir vakıadır. Fakat
konunun emekçilere bu biçimde ve bu denli sirayet ettiği bir atmosferde
meseleyi salt yasaklar düzleminde tartışmak ne sola ne de sosyalizme
yakışmaz. Salt türbanı yasaklayan ama konunun gerçek özüne değinmeyen
bir yaklaşımın yukarda sözünü ettiğim emekçi kadınlar içinde de
cazibesi olamayacağı açıktır.
Biz türbanı özgürlük olarak tartıştıran zihniyetin nasıl olup da
başka özgürlüklerden bucak bucak kaçtığını sorgulatabilmeliyiz. "Türban
özgürlüğünüz var ama sömürülmeme özgürlüğünüz yok. Cinsiyetçi bir
toplumda yaşamama özgürlüğünüz yok. “Bunlar için mücadele etmeniz de
yasak" diyen zihniyeti sorgulatabilmeliyiz.(1)
Bu tartışmaya kendimizi sermayeden ve onun ideolojik aygıtlarından
(başta üniversiteler) baskı aygıtlarından (başta TSK) ayırarak,
emekçileşen kadınların özgürleşmesi, emekçilerin bu en düşük ücretli en
örgütsüz kesimlerinin kendileri için örgütlenebilmesi temelinde
girmeliyiz. Sol/sosyalizm bu tartışmaya bir özgürleşme programıyla
dahil olmalıdır. Yoksa “özgürlük dendiğinde aklına meyhane ve
....hane'den başka bir şey gelmeyen” büyük sermaye ve onun aygıtlarının
yedeği olarak değil.
1-Diyanet işleri başkanlığı lağvedilmeli, inanç grupları
kendi dinsel ihtiyaçlarını kendileri finanse etmeli, devlet bütçesinin
ve kadrolarının dinle bağı tamamen kesilmeli, devlet bu alanda sadece
düzenleyici ve denetleyici olmalıdır. 2-İlk ve orta öğrenimdeki
din dersleri tamamen kaldırılmalı, müfredat dinsel içerik ve imalardan
tamamen arındırılmalı, imam-hatip liseleri ve Kuran kursları
kaldırılmalı, 18 yaşından önce hiç kimseye sistematik dinsel eğitim
verilememelidir. 3-Dinsel inanç propagandasının serbest olduğu
her yerde dinsizlik propagandası da aynı ölçüde serbest olmalı, devlet
bu tartışmada asla taraf olmamalıdır. 4-Kimlik belgelerinden
'dini' ibaresi/bölümü çıkarılmalı, bir kimseye özel yaşam dışında
toplumsal işlerde dinsel inancını sormak kesinlikle yasaklanmalıdır. 5-Bir
kimsenin 18 yaşını geçmiş olsun ya da olmasın anne-baba, eş, ağabey
abla ya da hısım-akraba/konu-komşu tarafından bir dinin ibadetine ya da
ritüeline katılmaya ya da dinsel nedenlerle örtünmeye zorlanması
kesinlikle yasaklanmalı, bu türden davranışlar cezalandırılmalıdır.
Devlet hizmetlerinden yararlanırken ve bu arada yükseköğrenim
kurumlarında da 18 yaşını geçmiş herkes için her türden kıyafet serbest
olmalı fakat dinsel semboller ya da anlamlar içeren kıyafetler ancak
yukarıda saydığım koşullar yerine getirildikten sonra serbest
olabilmelidir.
Dr. Ahmet Tellioğlu
dr.ahmet.tellioglu@gmail.com
1. Bu tartışmalar için değişmez çerçeve olduğuna inandığım bir
metnin bir bölümünü okuyucularla paylaşmak isterim. Aslında bu bölümde
geçen 'din halkın afyonudur' saptaması herkes tarafından bilinir de
cümlenin önünden arkasından çok söz edilmez...
"...Dinsel üzüntü, bir ölçüde gerçek üzüntünün dışavurumu ve bir
başka ölçüde de gerçek üzüntüye karşı protesto oluyor. Din ezilen
insanın içli ezgisini, kalpsiz bir dünyanın sıcaklığını, tinin
dıştalandığı toplumsal koşulların tinini oluşturuyor. Din, halkın
afyonunu oluşturuyor.
Halkın aldatıcı mutluluğu olarak dini ortadan kaldırmak, halkın
gerçek mutluluğunu istemek anlamına geliyor. Halkın kendi durumu
üzerindeki yanılsamalardan vazgeçmesini istemek, halkın yanılsamalara
gereksinim duyan bir durumdan vazgeçmesini istemek anlamına geliyor.
Öyleyse dinin eleştirisi, dinin aylasını oluşturduğu bu gözyaşları
vadisinin tohum halindeki eleştirisi anlamına geliyor..." (Hegel'in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı, Giriş, Karl MARX)
sendika.org
|
|
|
|
|
|
| |
|
| Bize Ulasin |
Her türlü istek, soru, öneri ve yazilarinizi iletisim formumuzu doldurarak bize ulastirabilirsiniz.
Dilerseniz alttaki kutucuga mail adresinizi yazarak mail listemize üye olabilir ve sitemizdeki güncellemelerden kolaylikla haberdar olabilirsiniz. |
Mail Listesine Üye Ol |
|
|
|