| |
|
| Durusumuz |
Toplumsal hukukçular, “saf hukuk”un olanaksizligini veri kabul ederek, hukuka iliskin bilginin kaynagini politik ekonomide, sosyolojide, siyaset biliminde görürler... Toplumsal hukukçularin hukuk bilgisinin kaynagi yasamin kendisidir...
Toplumsal hukuk, mahkeme salonlari ve sokaktaki mesru, militan, dinamik hukuk anlayisimizin dogurdugu “durusumuz”un adidir. “Durusmamiz”, çaresiz “beklesmemiz”dir sanilmasin! |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
İslamcı Cumhuriyetin Sembolü: Türban Mustafa Peköz - 25 Şubat 2008 |
|
|
|
|
|
Her askeri darbeden güçlenerek çıkan İslamcı hareket, generallerle
birlikte, sistemin ikinci ortağı haline geldi. Bu nedenle
stratejilerini kontrollü ama çok daha açık bir tarzda uygulamaya
başladılar. Türban meselesi de bu politik yönelimlerin bir parçasıdır.
Yerel İslami iktidarlarda fiilen yaşama geçirilen ‘türban’ın Ankara’ya
bağlı olan sistem kurumlarında da resmileştirilmesi, esasen
tarikatların iktidar gücünün pekişmesi anlamına gelmektedir. Türban
soyut bir insan hakları sorunu olarak ele alınamaz.
İslamcı hareketin son yıllarda gündemleştirdiği ve Türkiye
genelinde ciddi bir iç politik krize neden olan ‘Türban sorunu’ oldukça
önem kazanmaktadır. İslamcı hareketin yaşam tarzı olarak ön plana çıkan
ve aynı zamanda siyasal faaliyetin önemli bir alanını oluşturan Türban
sorununda meydana gelen her gelişme, politik İslamcı hareketin
güçlenmesine nesnel bir zemin hazırlamaktadır. Türkiye’de dinsel
yapının etkisi de dikkate alındığında, Türban’ı politik mücadelenin bir
aracı haline getirmek için oldukça geniş altyapı mevcuttur.
Boğaziçi Üniversitesi Siyasal Bilimi ve Uluslararası İlişkiler
Bölümü öğretim üyelerinden Prof. Dr. Binnaz Toprak ve Doç. Dr. Ali
Çarkoğlu'nun Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etütler Vakfı'nın (TESEV)
desteğiyle yürüttükleri araştırma Türkiye toplumunun dinsel ve
özellikle türbana yaklaşımını ortaya koymaktadır. Örneğin “...halkın %
42,6'sı bugün Türkiye'de dindar insanlara baskı yapıldığını düşünmekte,
bu baskıya örnek vermeleri istendiğinde baskı yapıldığını düşünenlerin
% 64,8'i türban sorununu gündeme getirmektedir. Devlet memuru
kadınların ve üniversite öğrencisi kızların isterlerse başlarını
örtmelerine izin verilmesi gerektiğini düşünenler % 66,6'dır. Diyanet
İşleri Başkanlığı’nı destekleyenlerin oranı % 86,7 gibi bir çoğunluk
oluşturuyor... % 69,2 ise başörtüsü, kurban derisi bağışı, Cuma namazı
saatleri konularında devletin daha esnek davranmasını ve insanlara
baskı yapmamasını istemektedir... Araştırmanın üçüncü önemli bulgusu
Türkiye'de Şeriat'a dayalı bir din devleti kurulmasını isteyenlerin
oranının % 21,2 gibi oldukça yüksek bir rakam çıkmasıdır...”[1] Bu
veriler Türkiye’nin toplumsal yapısını anlamak bakımından önemlidir.
Türban gibi hassas bir konuda, İslamcı hareketin politik avantajları
bakımından bize bir fikir vermektedir. Politik İslamcı grupların,
türban sorununu neden öncelikli sorun olarak ele aldıkları ve politik
mücadelenin bir aracı haline getirdikleri daha somut olarak
anlaşılmaktadır.
Özellikle de devlet kurumlarından türbanın yasallaştırılması için
verilen mücadelenin amacı, İslamcı yaşam tarzını, sistemin bütün
alanlarına egemen kılmaktır. Çünkü türban, özellikle ideolojik ve
politik bir simge olarak kullanılmaktadır.
Prof. Dr. Necla Arat, başörtüsü ile türban arasındaki geleneksel ve
politik farklılık için şunları belirtiyor: “Başörtüsü takmak ile türban
takmak, aynı şekilde değerlendirilmemelidir. Geleneksel başörtüsünü
takan köy ve kasaba kökenli milyonlarca kadın, bunu türbanlılar gibi,
dinsel bir üniforma ya da şeriat devlet yanlısı basının sözcükleri ile
'Menzil-i maksuda ulaştıracak yolda kazanılmış ilk zafer' yorumlanması
ile dinsel-siyasal bir araç olarak taşımamaktadır. İki konuyu ve bu iki
kesimi kesinlikle birbirinden ayırmak gerekir...”[2] diyor.
Türbanın politik yaşamanın bir parçası haline getirilmesi, devlet
kurumlarında özellikle okullarda-üniversitelerde yasallaştırılması,
devletin izlemiş olduğu dönemsel bir politikanın sonucudur. Bugün,
‘türban’ sorunu iç politik çatışmanın en önemli konularından biridir.
Özellikle 1980 Askeri darbesiyle, ‘Türk-İslam Sentezi’nin devlet
politikası olarak benimsenmesinden sonra, İslami bir simge olarak
kullanılan Türban’ın devlet kurumlarında ‘serbest’ bırakılmasına karar
verildi.
12 Eylül askeri darbesinde Başbakanlığa getirtilen emekli Oramiral
Bülent Ulusu'nun hükümetinde diyanetten sorumlu devlet bakanı olan
Mehmet Özgüneş, kamu personelinin kılık kıyafet yönetmenliğinde
yaptırdığı değişiklikle, bakanlık personelinden "dini eğitim gören
erkeklerin sakal bırakabileceklerine, kadınların görev yerinde
başlarını bağlayabileceklerine" karar verdi.[3] Bu yasa değişikliği ile
türban, devlet kurumlarında yasallaştırıldı. Bu ‘yasal düzenleme’ bir
bakıma İslamcı tarikat örgütleriyle generaller arasındaki anlaşmaların
bir sonucuydu.
Gazi Üniversitesi’nden Prof. Dr. Tahir Hatiboğlu, İrtica üzerine
yapılan bir konferansta yapmış olduğu konuşmasında şunu belirtiyor. “ …
Tabii türban Türkiye'de üniversitelerde irtica’ın simgesi olduğundan
çok önemli. Bu da Doğramacı’nın ürünüdür. Doğramacı 10 yıl içinde
birçok kez karar değiştirmiştir… 12 Eylül 1980’den sonra oluşturulan
Yüksek Öğrenim Kurumu (YÖK) Başkanlığına getirilen İhsan Doğramacının
1987 yılında söylediği: ‘Saçını örtmek isteyenlere serbestlik yoluna
gidildi. Bunun dışında giyim kuşam serbest değildir. Mutlaka çağdaş
olması gerekir. Benim bildiğim fes yasağı var, Devrim Yasaları
başörtüsü yasağı var dememiş. Fesle üniversiteye gelmek mümkün değil,
fakat başörtüsü serbest. Kanunen yasaklanmayan kıyafet serbest’
diyordu. Böylece Türkiye’nin laik sisteminin en temel güvencelerinden
biri olarak görülen üniversitelerde ‘türban’la eğitimin yapılması için
gerekli ‘yasal’ olanaklar tanınıyor. Bu açıklamadan sonra Süleyman
Demirel DYP Genel Başkanıyken şunları belirtiyor: ‘Kişi başını örtmek
istiyorsa örtsün, ona niye karışılıyor. Laiklikle bir ilgisi yoktur.
Yasalarla yasaklanmamış bir kıyafettir, serbesttir.’”[4]
Eski YÖK Başkanı İhsan Doğramacı ve Demirel’in söylediklerinin bir
benzeri, 12 Eylül 1980 askeri darbesinin lideri Evren tarafından da
dile getiriliyor: “…Türbanlı öğrenciler kalkıp da devlet kuracağız
demiyorlar. Ama solcu öğrenciler sol yumruklarım kaldırıp, ‘tam
bağımsız devlet istiyoruz!’ diye bağırıyorlardı”[5] Evren bu sözlerini
1980’li yıllarda değil, 1990’da söylüyor. Yani İslamcı hareketin
Türkiye’de çok ciddi bir gelişme gösterdiği dönemlerde açıklıyor. Laik
ordu adına, ülke yönetimine el koyan General Evren, türbanlı
öğrencilere çok açık bir destek sunuyor. Peki, kime karşı? ‘Sol’
öğrencilere karşı. Evren’e göre sol’cu öğrenciler, ‘yeni bir devlet
kurmak istiyorlar’, türbanlı öğrencilerin böyle bir talepleri yok. Bu
anlayış aynı zamanında İslamcı hareketin politik stratejisinin devletin
çıkarları ile örtüştüğünün bir yansıması olarak karşımıza çıkmaktadır. Yine Prof. Dr. T. Hatiboğlu, 4 Aralık 1988’de, Doğramacı
başkanlığında toplanan YÖK’ün, disiplin yönetmenliğine ‘yeni’ bir 17.
madde eklediğini belirtiyor. Yapılan bu ‘küçük’ değişiklikle ‘türban’
üniversitelerde yasallaştırılıyor. “Dini inanç nedeniyle boyun ve
saçlar örtü veya türbanla kapatabilir” deniliyor. Sunduğumuz birkaç
veriden anlaşılabileceği gibi, ‘türban’ devletin politik yönelimine ve
dönemsel ihtiyaçlarına göre ‘serbest’ ediliyor ya da ‘yasaklanıyor’.
Yani sistem, türbana karşı değil. Dönemsel politik koşullara ve
sistemin ihtiyaçlarına göre, devlete ait kurumlarda türban’ın
kullanımına izin veriliyor.
Türkiye’nin bugünkü siyasal konjonktürü içerisinde, türban sorunu,
toplumsal ilişkilerde, politik yaşamda ve devletin kurumları arasında
öncelikli olarak ön plana çıkan tartışmalı konulardan birini
oluşturmaktadır. Özellikle, Türkiye toplumu üzerindeki dinsel etkiler
dikkate alındığında bu sorunun önemi çok daha iyi kavranabilir.
İslamcı hareketin politik faaliyetinin bir parçasını oluşturan
‘türban’, geleneksel İslamcı yaşam tarzının yaygınlaştırılması anlamına
gelmektedir. Çünkü türban sorunu, politik İslamcı hareketin genel
stratejisinin önemli bir parçasını oluşturmaktadır. Prof. Dr. Türker
Alkan, Başörtüsü’nün Türban’a dönüştürülerek, ideolojik bir simge
olarak kullanılıp politik faaliyetin bir parçası haline getirildiğini
ve özellikle İslamcı partilerin tarafından propaganda aracı olarak
kullanıldığını belirtirken şunları ifade ediyor: “Yargı organları
türbanı şeriatın simgesi olarak görmekte haklı mıdır? Sorun burada
düğümleniyor. Bu sorunun yanıtını yargıda değil, uzun yıllardır türbanı
şeriatın simgesi olarak selamlayanlarda aramalıyız. Ben 1960'ların
başlarında üniversite öğrencisiydim. Okulumuzda çok sayıda kız öğrenci
vardı. O zaman henüz türban icat edilmemişti. Eski usul başörtüsü
vardı. O başörtüsü de pek çok şeyi simgelerdi kuşkusuz: Dindarlığı,
tevazuyu, geleneklere bağlılığı, eşine sadakati, muhafazakârlığı... Bir
ideolojik ve siyasal silah değildi, kültürel bir tercihti. Ve
kadınların güzelliğine pekâlâ bir şey de katardı. Ve okulumuzda kaç kız
başörtüsü takardı, hiç düşünmedik. Belki kimse takmazdı, belki de
yarısı takardı. Ama bir ideolojik kavga aracına indirgenmediği için
buna dikkat etmek aklımıza bile gelmemişti. Okul yönetiminin de bu
konuda belirli bir tavrı yoktu. Ve ne Anayasa Mahkemesi, ne de Danıştay
bu konuları gündemine alma gereği duymuştu. Kimse seçim meydanlarında
türban nutukları atmazdı. Bu nedenle de, o dönemde, kadınların bütün
ortamlarda başörtülerini takma özgürlüğü vardı. Sonra Erbakan'ın
partiler dizisi çıktı karşımıza. Başörtüsü (özel ve simgesel takılış
biçimiyle 'türban') kültürel bir tercih olmaktan çıktı, siyasal bir
savaş aracına indirgendi. O andan itibaren ‘türban’ masumiyetini
yitirdi. Şeriatçı siyasetin simgesi oldu. Anayasa Mahkemesi'nin,
Danıştay'ın karar vermesi gereken konular arasında yer aldı...”[6]
Anayasa Mahkemesi kararıyla, Türban kamu kurumlarında yasaklandı.
Yüksek Öğrenim Kurumu (YÖK) da Anayasa Mahkemesi’nin kararını
uygulamaya koyarak türbanlı öğrencilerin üniversitelere girişini
yasakladı. Bu pratik uygulamalar, İslamcıların etki alanına yapılan ilk
aktif müdahaleydi.
Türban eylemi, İslamcı güçler tarafından politik gündemin ilk
sıralarına oturtuldu. İslamcı hareketin genel politik etkisine
güvenilerek, Türban konusunda önemli bir toplumsal tepkinin oluşacağını
ve böylece İslamcı yaşam tarzını meşru bir zemine oturtabileceklerini
düşündüler. Ancak beklenen olmadı. İslami hareketin kendisi dahi kendi
içerisinde bir bütünlük sağlayamadı. Ancak, bütün İslamcı kesimlerin
üzerinde anlaştığı bir nokta: Türbana yönelik alınan kararlar, İslamcı
harekete yönelik doğrudan yapılan bir saldırıdır. Çünkü Türban,
İslamcılar için politik bir simgedir. Bu neden, Türbanın yasaklanmasına
karşı, değişik eylem biçimleriyle türban sorunu sürekli gündemde
tutulmalıdır. Bunun birinci derecede muhatapları da, üniversitelere ve
liselere alınmayan bayan öğrencilerdi.
Türban eylemlerine aktif olarak katılan öğrencilerin yaptığı
değerlendirmeler, türban sorunu ile İslamcıların politik stratejisi
arasında doğrudan bir ilişkinin var olduğunu ortaya koymaktadır.
Örneğin Ayşe Gül Çetin şöyle ediyor: “Her geçen gün azalan sayıya,
polis coplarına, baskılara, tehditlere, okuldan atılmalara rağmen
direnenler ise çağları aydınlatacak bir çığlığın sahipleridir...
Başörtüsünü Hz. Muhammed'den bu yana devralınan bir bayrak gibi
taşıyanlar ve direnenler, İslami mücadelede kadının olması gereken
yerini örneklemektedir.”[7] Gül Çetin, türbanlı öğrencilerin, devletin
güvenlik güçlerinin saldırılarına maruz kaldığını belirtirken aynı
zamanda, Başörtüsünün, ‘Hz. Muhammed'den bu yana devralınan bir bayrak
gibi taşıyanlar ve direnenler’ tarafından savunulduğunu ve bunu bir
bakıma İslam davasıyla eşleştirdiğini ifade etmektedir.
Türkiye’nin birçok ilinde Türban’ı gerekçe göstererek, İslami
direnişe kalkışan İslamcı güçlerin deneme yaptığı illerden birisi de
Malatya’dır. Araştırmacı Ruşen Çakır, bu ildeki gelişmeyi şöyle
değerlendiriyor: “İslamcılığın önde gelen kalelerinden biri olarak
görünen Malatya son kitlesel türban direnişlerinden birini yaşadı...
İnönü Üniversitesi'ne de sıçrayan türban sorununa, ‘Malatyalılar’ diye
bilinen grup başta olmak üzere bu ilin meşhur ‘radikal İslamcıları’ el
attı. Devletin bir ‘kalkışma’ olarak göstermek istediği Malatya
olaylarında radikal İslamcıların gerçek niyetinin ne olduğu tam olarak
öğrenilemedi. Siyasal iktidarı ele geçirip bir İslam devleti kurma
perspektifine sahip olmakla birlikte devlete yönelik ciddi bir eyleme
pek girişmemiş olan bu gruplar, gelişen olayların kendilerince bir
değerlendirmesini yapıp yirmi yıl sonra beklenen ânın geldiği kararına
mı varmışlardı? Yoksa Malatya'nın ‘İslamcı’ imajına gölge düşürmemek
için, kaybedeceklerini bile bile mi ortaya atmışlardı kendilerini? Veya
türban gibi haklı ve popüler bir davadan istifade ederek kendilerinin
ve devletin gücünü sınamaya mı giriştiler?” Birçok soru soran R.
Çakır’ın bildiği belki de çok açık ifade etmediği gerçek durum şu:
Türban sorunu, politik İslamcı akımlar için, sistemle mücadelede bir
prova alanını oluşturmaktaydı. Malatya’nın tercih edilmesi ayrı bir
özelliği bulunmaktadır. Çünkü burada, özellikle Müslüm Gündüz’ün grubu
olarak bilinen Azimendci radikal grubun çok ciddi bir etkinliği
bulunmaktadır. Malatya İnönü Üniversitesi’nde, Türban’ın kitlesel bir
boyut kazanması, bu grubun faaliyetleriyle doğrudan ilişkilidir.
Türbanlı öğrencilerden Ayşe Doğan, türban sorunun aynı zamanda
cihad için yürütülen mücadelenin bir parçası olduğunu vurgulamaktadır:
“İslamcı çevrenin, özellikle İslamcı görüşe mensup erkek öğrencilerin
yaklaşımları da dikkat çekiciydi. Onlar da başörtüsünün
vazgeçilemezliğine inanmakla birlikte, bizlerin okumakta ısrar edişini
saçma buluyordu, hepsi değilse bile büyük bir kısmı. Bizi
desteklemelerinin birinci sebebi, davamıza gönülden inanmış olmaktan
çok, bu semboller (sarık, başörtüsü, çarşaf, şalvar, sakal, vs.)
dolayısıyla din ve halk düşmanlığı yapan daha çok yönetici-elit sınıfın
kinine karşı bir mukavemet, mücadele, cihad isteği idi.”[8] Bu
eleştirel yaklaşım aynı zamanda İslamcı hareketin, Türban sorununu
sisteme karşı yürütülen ‘cihad’ isteğinin bir parçası olarak gördüğünü
de vurgulamaktadır.
Başörtüsü sorununu eleştirel bir tarzda ele alan Yeter Şahin de,
Türban’ın dinsel bir simge olduğunu ve bunun için sonuna kadar mücadele
edeceklerini belirtmektedir. “... Örtü yasağı sadece düzenden gelen bir
baskı değil; başörtülü, devlet ve muhafazakâr kesim arasında
sıkıştırıldı. Türkiye'de şu anda ortalığı dolduran kadınlar Müslüman
kadınları yeterince temsil edemiyor ve gelenekten beslenen ve kendi
çabalarıyla geliştirilen bir zihniyet yapıları yok. Onlar bizim boş
bıraktığımız ara dönemi, geçici dönemi dolduruyorlar. Erkeklere
gelince, onlar bizden yana değil, devlete karşı bir tavır almışlardı.
Yaşadığımız duygusallık bizi birbirimize yaklaştırdı ve dünyayı
yaşadığımız tecrübeden ibaret gördüğümüz için dini, siyasi kimliklerini
öğrenmek bizim için yetiyordu. Başörtü yasağına karşı mücadele bizim
gibi dini kaynaklarla beslenen herkesin öz be öz malıdır, kimsenin
tekelinde değildir. Kavgamız hâlâ içten içe devam ediyor ve bu
harekette yerimizi de kendimiz almak durumundayız.”[9]
Türban sorununu kendileriyle özdeşleştiren Refah Partisi’nin
kapatılmasından sonra kurulan Fazilet Partisi Genel Başkanlığına
getirtilen Recai Kutan, FP’nin ‘türban’ konusunda aynı politik çizgiyi
devam ettirdiğini açıklamış. “Bazı üniversiteler 'türban ve
başörtüsünün kız öğrenciler tarafından, inançları gereği olduğu için
değil, siyasi bir görüşün simgesi olarak takıldığını' iddia
etmektedirler. Hatta İstanbul Üniversitesi Rektörü 'Başörtülü kızların
anayasal düzeni bozma çabasında olduklarını' söylemektedir. Bu
görüşlere mukabil, diğer bazı çevreler ise şunları dile
getirmektedirler; 'Başörtüsü üniversitelerde, siyasi bir görüşün
simgesi, laik cumhuriyete bir karşı çıkış mesajını veriyor da, aynı
başörtüsü sokağa çıkınca nasıl bir masum hüviyete bürünüyor?' Sizin bu
mantığınıza göre sokaktakilerin de başörtüsünü açmak gerekmez mi?
Devletin bir kuruluşu olan Diyanet İşleri Başkanlığı kızların başlarını
örtmesini dinin kesin bir emri olduğunu bildiriyor. Başörtüsü
yasaklanır ise 'Eğer bir hanım örf ve adetlerinin gereği olarak başını
örtüyorsa, bunda herhangi bir sakınca yoktur. Ama üniversiteli kızı,
örf ve adetlerin, İslam dininin gereği olduğu için değil, laik
cumhuriyete karşı çıkış maksadıyla başlarını örtmektedirler'
demektedirler. Bu iddiada bulunabilmek için en basit hukuk
prensiplerinden haberdar olmamak gerekir. Bu kızlarımızın başlarını bu
niyetle örttüklerini peki siz nereden biliyorsunuz?” diyor.[10]
Kutan, türban sorunu üzerine yaptığı bir başka değerlendirmesinde
benzer fikirlerini tekrarlıyordu: “FP olarak millet iradesinin dışında
hiçbir güç tanımıyoruz. Cumhuriyeti, demokrasiyi, laikliği soyut kavram
olarak değil, ancak milli iradeyle manalandırıyoruz. Bu manada kılık
kıyafet meselesini bir insan hakkı meselesi olarak mütalaa ediyoruz.
Bugün YÖK ve üniversitelerin bu konudaki tatbikatını milli iradeye ve
milletin değerlerine yabancı uygulamalar olarak görüyoruz. Bu
uygulamayı yapanların millete karşı bir sorumlulukları bulunmamaktadır.
FP iktidarında millet iradesinin dışında hareket eden YÖK, üniversite
ve TRT gibi oligarşik adacıkları, milli iradeye karşı sorumlu hale
getirecek hukuki düzenlemeleri yapacağız...”[11] Yasal bir parti olarak
kurulan İslamcı Fazilet Partisi’nin açıklamaları hemen her zaman
dolaylı mesajlar içermiştir. Ancak, RP ve FP her koşulda, Türban
sorunun siyasal gündemde tutmayı çok bilinçli olarak tercih etti. Çünkü
böylece, hem İslamcı çevrelerin aktifleşmesini sağlıyorlardı hem de
kendilerine oy veren kesimleri böylece oylamış oluyorlardı. FP, Türban
sorununu, kendi politik çıkarları için uzun bir süre kullandı. Ancak
bir yandan kitlesinin, türban için yapılan eylemlere aktif olarak
katılmasını engellerken diğer yandan bir kısım milletvekilleriyle,
türbanlı bayanların eylemlerini ziyaret ederek politik destek
sundukları mesajını veriyorlardı. İkili bir oyun oynamalarına rağmen,
FP’nin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmasının önemli
gerekçelerinden biri, izledikleri ‘türban politikası’ oldu.
İslamcı hareketin doğal lideri olarak bilinen Erbakan’ın,
“Üniversite Rektörleri, başörtülü kızların karşısında selama
duracaklardır...” açıklaması, İslamcı hareketin politik bakış açısını
ortaya koymaktadır. Erbakan’ın bu sözleri de, Refah Partisi’nin
kapatılmasının gerekçeleri arasında sayıldı.
Üniversitelerdeki türban eylemleri, devletin geliştirdiği çok yönlü
politikalarla (zaman zaman şiddet içeren) önemli oranda geriletildi.
İstenilen ve beklenilen toplumsal tepkiyi göremeyen İslamcı hareket
içerisinde ise ‘hayal kırıklığı’ yaşandı. İslamcı kitlenin özellikle
yasal İslamcı partiye olan güveninde önemli kırılmalar oluştu. Bu
kırılma, FP’nin seçim sonuçlarına yansıdı.
Ancak, İslamcı hareket, Türban’ı devlet kurumlarında yasallaştırmak
için yeni taktikler uygulamaya başladı. İç politik çatışmayı
tırmandıran Erbakan, 18 Nisan 1999 seçimlerinde, türbanlı Merve
Kavakçı’yı, İstanbul’da ilk sıralarda aday göstererek, milletvekili
olmasını sağladı. Bu pratik yönelim, bir bakıma politik İslamcı
hareketle devletin geleneksel politikası arasında tam bir güç
gösterisiydi. Devletin kamusal alanlarında/kurumlarında türbanın
yasaklanmasına karşı, devletin sembolü sayılan TBMM’de türbanlı
milletvekillerinin yer alması, aynı zamanda devletin bütün
politikalarını alt üst edeceği gibi, politik İslamcı güçler önemli bir
inisiyatif elde etmiş olacaklardı. Buradaki başarı, aynı zamanda
Türban’ın bütün alanlarda yasallaştırılması anlamına gelecekti. Bu da,
şeriat mücadelesinde önemli bir kilometre taşı olacaktı. Gerek devletin
geleneksel politikaları gerekçe politik İslamcı güçler, bu mevcut
gelişmelerinin farkındaydılar. Özellikle Erbakan, bütün siyasal
riskleri göze alarak, Merve Kavakçı’nın TBMM’ye gelerek, mutlaka
‘milletvekilliği yemini etmesini’ sağlamak için bütün parti
yönetimlerini harekete geçirdi ve şu talimatı verdi: “Bu bizim namus
meselemiz. Orada 110 kişisiniz, Gerekirse kavga edeceksiniz ve yemin
ettireceksiniz...”[12]
Yine Erbakan, Merve Kavakçı’ya, “yarın Meclise tesettürünle
gireceksin, yeminini edeceksin, sırana oturacaksın. Kimse seni
engelleyemez, bu senin hakkın” diyordu.[13] Merve Kavakçı’nın
parlamentoda ‘türban’ kullanarak ‘milletvekilliği yeminini yapmaya
kalkması, hem ülke genelinde hem de FP içerisinde ciddi tartışmalara
neden oldu. M. Kavakçı, doğal lideri Erbakan’dan güç alarak Parti
yönetimine karşı sert çıkışlar yaptı. FP Genel Başkan’ı Kutan, "Kızım
sen buraya niye geldin. Biz seni çağırmadık. Çağırdığımız zaman
gelecektin. Böyle programlamıştık." M. Kavakçı da şu yanıtı verir: "Ne
biçim partisiniz. Beni savunmuyorsunuz. Kellemi kesseniz başımı açmam.
Bu partide koordine yok. Biri gel diyor, diğeri gelme diyor. Ben mazlum
halkı temsil ediyorum. Gidin kiminle anlaşacaksanız anlaşın, bu işi
çözün. Ama anlaşın. Ben yemin etmek istiyorum."[14] Tam bir politik
krize neden olan ve İslamcılar bakımından tam bir politik eylem olarak
görülen Kavakçı’nın, türbanı ile ‘yemin etme’ isteği devletin bütün
temel kurumları arasında ciddi sorunların doğmasına neden oldu.
Özellikle ordu eksenli geliştirilen politik baskılar sonucu FP geri
adım atarak, Kavakçı’nın yemin etmesinden vazgeçildi ve aynı zamanda
‘Amerika Vatandaşı’ olduğu tespit edilen ve bu nedenle milletvekilliği
iptal edilen M. Kavakçı, yapmış olduğu bir basın toplantısında şunları
dile getirdi: “Millet Meclisinde, milletin vekiline temsil imkânı
verilmedi” dedi. Millet iradesinin Millet Meclisinde hiçe sayıldığını
savunan Kavakçı, “Benim bu kıyafetimle and içmemi engelleyecek ne bir
Anayasa hükmü, ne bir iç tüzük maddesi, ne de herhangi bir yasa hükmü
mevcuttur. Ben Yüksek Seçim Kurulu'na karşınızda şu anda bulunduğum
halimle başvurdum. YSK da adaylığımı bu halimle onayladı” görüşünü dile
getirdi. Prosedüre uygun olarak mazbatasını aldığını, TBMM'ye kaydını
yaptırdığını anlatan Kavakçı, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Ben bir Cumhuriyet çocuğuyum. Bugün karşımızda milletimden aldığım
yetki ile onları kendi Meclislerinde temsil yetkisi ile bulunuyorum.
Ancak insanları tertipleştirmeye çalışan, dayatmacı zihniyetler benim
laik cumhuriyet üzerine and içmeme engel oldular. Milletin iradesinin
tecelli etmesine mani oldular. Hâkimiyetin kayıtsız şartsız milletin
olduğunu inkâr ettiler. Evlatlarını bu vatan uğruna şehit vermeyi en
büyük şeref sayan şehit analarımızın ve şehit eşlerimizin başını örten
bu örtü, bugün Kavakçı'nın Meclise girmesine engel gösterilmek
isteniyor. Bunun, siyasi simge olduğu iddia ediliyor. Şunu açıkça ifade
edeyim; benim başım inancım gereği kişisel tercihim sonucu örtülüdür.
Bu da uluslararası hukukun ve anayasanın teminatı altındadır. Benim
uluslararası hukuka, anayasaya ve iç tüzüğe uygun olarak Mecliste
ortaya koyduğum demokratik tavrımı provokatörlük olarak niteleyenler
meseleye tarafsız, önyargısız bakabilselerdi, bu sıfatın bana değil and
içmeme mani olanlara daha çok yakıştığını göreceklerdi...”[15] M.
Kavakçı’nın bir bütün olarak geri adım atması ve FP’nin kapatılmasında
önemli bir faktör oluşturması, Türban konusunda İslamcı hareketin
önemli bir mevzi daha kaybettiğini gösteriyordu. Özellikle Anayasa
Mahkemesi’nin bu konudaki kararlarının da çok açık olarak ortaya
konulması ile hem hukuki hem de politik bir darbe alan İslamcı partinin
bölünmesindeki önemli faktörlerden biri olduğunu belirtebiliriz.
Bir raundun kaybedilmesi İslamcı hareket bakımından mevcut durumun
kabul edilmesi anlamına gelmiyordu. Bunun için, İslamcı hareketin amacı
her politik eylemde, türban olayını güncel politik bir sorun olarak
gündemin baş sıralarına oturtmaktı. Gerek 3 Kasım 2002’deki seçimlerde
gerekse 22 Temmuz 2007 seçimlerinde İslamcı parti ciddi bir oy
patlaması yaparak parlamentoda ezici bir çoğunluk sağladı. İslamcı AKP,
‘türban konusunda bir kısım adımlar atarak, hem İslamcı tabana güven
vermek hem de politik bir başarı kazanmak istemektedir.
Türban sorununun çözümlenmesi ve bir bakıma İslamcı hareketin
politik ihtiyaçlarına yanıt verilmesi için İslamcı AKP’nin Genel
Başkanı ve Başbakan T. Erdoğan’ın ciddi bir çaba içerisinde olduğu
biliniyor
Kanal D'de yayımlanan ‘Teke Tek’ adlı programda Fatih Altaylı'nın
sorularını yanıtlayan Erdoğan konuşmasında şunları belirtiyor: “Bari
özelde kalsın. Tutturmuşlar kamusal alan... Dünyanın hiçbir gelişmiş
ülkesinde böyle bir kavram yok. Burasını istedikleri zaman kamusal,
istedikleri zaman halka açık alan ilan ediyorlar. Devlette
okutturmuyorsun, özel sektörün, vakıfların üniversiteleri var, buralara
gitsin. Ama maalesef burada da kaskatı bir tavır. Bu nasıl aşılır?
Toplumsal mutabakat dediğim konu bu... Devlette olmuyor, ama hiç
olmazsa özel sektör, vakıf üniversitelerinde serbest bırakalım.
Devlette görev verme, ama hiç olmazsa üniversitesini bitirmiş
kızlarımız yetişsin...”[16] İlk bakışta çok masum görünen bu istemin
arka planında yatan ideolojik ve politik yönelim ve yönlendirme dikkate
alındığında, asıl amaç ve hedef anlaşılabilinir.
Özellikle AB süreci ile Türkiye’nin iç politik gündemini yeniden
meşgul etmeye başlayan Türban sorununa ilişkin yeni yasal
düzenlemelerin yapılacağı kesin. İslamcı hareketin önde gelen
isimlerinden ve TBMM Başkanı Bülent Arınç, Müstakil Sanayici ve
İşadamları Derneği Bursa şubesince (MÜSİAD) düzenlenen “Türkiye'nin
Vizyonu” başlıklı toplantıda, başörtüsü konusunda şu açıklamayı yaptı:
“(Rektörler, türbanlılara selam duracaktır) sözü ile (Türbanlılar
üniversitelere giremez) sözü içeriği itibariyle aynıdır. İki zıt
kutuplu olsa bile mahiyeti aynıdır ve bu iki söz sebebiyle bu sorun
çözülmüyor... Bugün anketler yapıldığında, her anket en azından
üniversiteler kılık kıyafete karışılmaması noktasında yüzde 70'lerin
üzerinde bir mutabakat var. Bu biraz daha büyüyecek, gelişecek yasal
düzenlemeler ondan sonra gelecektir...”[17] 17 Aralık 2004 tarihinde,
AB’nin Türkiye’ye müzakere tarihi vermesiyle, İslamcı çevrelerde ciddi
bir iç hareketlenme yaşandı. Özellikle, demokrasiye ve insan haklarına
yapılan vurgular esas olarak ‘türbana ilişkin yeni düzenleme’lerin
yapılmasını kapsamaktadır. 17 Aralık 2004’te, Türkiye’ye müzakere
tarihinin verilmesinden bir gün sonra, Dışişleri Bakanı A. Gül’ün,
Türban sorununu bu kez çözeceklerini belirtmiş olması bir tesadüf
değildi. İslamcı hükümet, AB ile başlayan müzakere görüşmelerini iç
politikada etkin bir araç olarak kullanılacaktır. Özellikle İslamcılar
için hem ideolojik hem manevi bir değeri olan Türban sorununun
çözümlenmesi için baskı unsuru oluşturulacaktır.
AB, müzakerelerin başlamasıyla birlikte, Türkiye’nin iç politik
gündemiyle çok daha iç içe olacak ve aynı zamanda birinci derecede
muhatap olmak zorunda kalacaktır. Bu nedenle AB, Türkiye’nin en önemli
güncel politik gündem maddesi olmaya devam eden Türban sorunuyla da
karşı karşıya kalacaktır.
AB ülkeleri içerisinde yasaklanmaya başlanan, ancak Türkiye’de
sistemin bir parçası haline getirilmeye çalışılan türban, ciddi bir
politik soruna olmaya devam edecektir. İslami cephenin önemli bir
kesiminin ‘türban’ konusunda AB’ye karşı ciddi kuşkuları bulunmaktadır.
Birçok İslamcı politikacı, araştırmacı ve yazar, AB’nin İslami
değerlere karşı olduğunu belirtmektedir. Örneğin İslamcı yazarlardan
İbrahim Karagül, AB ülkelerinin özellikle Fransa’nın, türban dâhil
bütün dini simgeleri, okullarda yasaklanmasını, İslam’a karşı bir eylem
olarak görmektedir. “... Başörtüsünü yasaklamak için yasa çıkarılmasını
isteyen Chirac, bu dünyada bir öncü olacak. Fransa, başörtüsü ile
savaşta Özbekistan ve Tunus ile aynı cephede... AB'nin dış politikasını
belirlemeye çalışan Fransa bu gidişle Avrupa'nın başörtüsü ile
mücadelesini de yönlendirmeye aday.
“Almanya da, başörtüsüne karşı tutumunu giderek sertleştiriyor...
Norveç gibi bir ülkede bir bakan çıkıp, ' Müslümanlara Avrupa'da
yaşadıkları hatırlatılmalı' diyerek, Avrupa'nın İslam'ı ancak
dönüştürerek hazmedebileceğini açıkça dile getiriyor.
“AB üyeliğini isteyen Müslümanlar ile Avrupa bir soruyu dikkatle
cevaplamalı: Birbirlerine ne kadar tahammül edebilecekler? Sorun sadece
ekonomik refah ve özgürlükler değil. Bu özgürlükler içinde yer
verilmeyen İslami hassasiyetler ne olacak? Türkiye'nin AB üyeliğinin
önünde sadece 'Kıbrıs engeli' yok... İslam ve Müslümanlar
Avrupalılaştırılıp, ondan sonra mı adaylık yolu açılacak? Başörtüsü
tartışmalarının bu denli büyütülmesine bakılırsa yeni engeller İslam
ile ilgili olacak. Avrupa bu tereddüdü açıkça göstermeye başladı. Peki,
Türkiye’de Müslümanlar Avrupa'yı bu açıdan ne kadar sorguluyor
acaba?”[18]
İstanbul üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencisi Leyla Şahin’in
‘türban’ takması nedeniyle üniversiteden atılmasına ilişkin Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AIHM) yapmış olduğu itiraz başvurusunu
değerlendiren Mahkeme üst kurulu, 11.11.2005 tarihinde vermiş olduğu
kararla, Üniversitenin almış olduğu ‘türban yasağı karar’ını
onaylayarak Leyla Şahin’in başvurusunu reddetti. AHİM kararıyla da
‘türban’ın İslamcı politik bir simge olarak kullanıldığı ve bu
bakımdan, ‘insan hakları ihlali kapsamında ele alınamayacağını’ kabul
edilmesi, Türkiye’nin iç politikasında ciddi bir tartışmaya yol açtı.
Özellikle İslamcı hareket bakımından merakla beklenen kararın olumsuz
olması, iç politik dengeleri etkilemekle kalmadı aynı zamanda ‘yeni’den
saflaşmaya neden oldu. AB sürecine angaje olan ‘ılımlı İslamcı parti
olarak değerlendirilen hükümetteki AKP’yi oldukça zorda bıraktı.
İslamcı görüşleriyle tanınan Başbakan’ın açıklamaları, aynı zamanda
politik İslamcı hareketin soruna yaklaşımını ortaya koydu. Başbakan,
“Mahkemenin bu konuda söz söyleme hakkı yoktur. Söz söyleme hakkı dini
ulemanındır”[19] görüşünü dile getirdi. Yani ‘türban’ dini sorundur
buna ilişkin kararı da ancak ‘dini ulema’ verebilir. Bir başka
ifadeyle, din adamları, toplumun genel-sosyal yaşam tarzı için karar
veren ‘yetkili’ merkezler olarak görülmektedir. Türkiye Başbakanı’na
göre, AİHM’in türban konusunda karar vermesi yanlıştır. Bu, İslam
kuralları içerisinde ele alınması gereken bir konudur.
22 Temmuz sonrası oluşan yeni politik dengeler, İslamcı hareketin
devlet kurumlarını bütünlüklü olarak ele geçirme sürecini başlattı.
Milliyetçi MHP ile birlikte, türban yasasının mecliste geçirilerek
kabul edilmesi, İslam cumhuriyetine geçişte önemli bir aşamayı
oluşturmaktadır. İslam’ın günlük yaşama egemen kılınmasının en önemli
aracı türbanın eğitim kurumlarına girmesidir. Bu süreç fiilen başlamış
durumda. AKP milletvekilleri ve belediye başkanları bu yöndeki
amaçlarını çok açık olarak ifade ettiler. Örneğin AKP Konya
Milletvekili Hüsnü Tuna, “İnşallah hedefimiz kamu hizmetlerinde de,
yani kamu hizmeti veren personelde de böyle bir yasağın
olmamasıdır”[20] dedi. Isparta'nın AKP'li Belediye Başkanı Hasan
Balaman, “Türkiye'nin demokratik bir ülke olduğunu ve başörtülü bir
kadının da belediye başkanı veya daire başkanı olabilmesi
gerektiğini”[21] belirterek bir adım daha atmış oldu.
Kemalist rejimin son kalesi suskun. Bakkalın kapısına kilit vuran
generaller satış yapamaz durumdalar. Sesleri kesildi, derin bir
sessizliğe gömüldüler. Fırtına öncesi sessizlik mi bilinmiyor. ABD’nin
çocukları olarak patronlarından konuşma izni henüz almış değiller. Bir
de ABD’nin talimatı ile ‘Ergenekon’a dokunmaları generalleri ilk kez bu
kadar iktidarsızlaştırdı.
AKP, küçük hasarlarla ‘Türbanı’ artık gündemden çıkartarak rahat
bir nefes almak istiyor. AKP’nin generallere vereceği bir başka ödül
de, Türban’ın serbest edilmesinin Kürtler üzerinde ciddi bir etki
yaratacağını, bunun da belediye seçimlerine yansıyacağını, böylece Kürt
ulusal hareketinin etkisizleştirilmesinin bir aracı haline geleceğini
iddia etmesidir. İddiası ne kadar tutar, bunu zamanı gelince göreceğiz.
Ama esas taktiği, inkârcı rejimin en zayıf noktası olan Kürt
meselesinde tutunarak generallerin olası ‘gazabından’ kurtulmak. Yani
türbanı da Kürt mücadelesine karşı, rejimi korumanın bir parçası haline
getirmeye çalışıyor. Böylece İslamcılar ile generallerin yeni bir
buluşma noktası gerçekleşmiş olacak.
Ayrıca Bush, Türkiye’yi ‘Müslüman demokratik bir ülke’ olarak
tanımlaması ile ‘türban’ düzenlenmesi arasında doğrudan bir ilişki
bulunmaktadır. Yani İslamcılığın özgürlük sembolü, küresel sistemin
stratejik politikalarının yaşama geçirilmesinin bir aracı haline gelmiş
bulunuyor. Bu hep böyle oldu.
dipnotlar
1. www.milliyet.com
2. Aktaran VELİDEDEOĞLU Meriç, “Yaratılan Türban Fırtınası”, Cumhuriyet gazetesi, 5 Haziran 2003.
3. Aktaran TUŞALP Erbi, İslam Faşizmi, Doğan Kitap yay., İstanbul, 1999, syf. 237.
4. Aktaran HATİBOĞLU Tahir, Batı ve İrtica, İstanbul, Kaynak yay., 1999, syf. 332.
5. age, syf. 333.
6. Hayrettin Karaman, “Siyaset-Din İlişkisi ve Başörtüsü”, yeni şafak gazetesi, 20 Eylül 2002.
7. Dökülenler ve Kalanlar Üzerine, Şahitlik, İstanbul, Mazlum-Der., 1998, syf. 223-224.
8. Ayşe Doğan’ın Tanıklığı-Bütün Yönleriyle Başörütüsü Sorunu, İstanbul, Mazlum-Der., 1998, syf. 277.
9. ÜNLÜ Vildan Özcan, Bütün Yönleriyle Başörtüsü Sorunu, İstanbul, Mazlum-Der, 1998, syf. 226-227.
10. Aktaran AKSOY, 28 Şubat’tan Balgat’a Mücahit!!!, İstanbul, Ümit yay., 2000, syf. 29-30.
11. age, syf. 39.
12. age, syf. 96.
13. age, syf. 119.
14. age,syf. 106.
15. age, syf. 107.
16. Milliyet gazetesi, 10.07.2004.
17. Yeni şafak gazetesi 27.12.2004.
18. KARAGÜL İbrahim, “Avrupa Birliği'ne üyelik yolunda yeni engel başörtüsü mü olacak?”, Yeni şafak gazetesi, 8 Kasım 2003.
19. Şafak, Radikal, 15.11.2005.
20. Radikal, 26.01. 2008.
21. Milliyet, 28.01.2008.
gokyuzu9@aol.com
Sendika.org
|
|
|
|
|
|
| |
|
| Bize Ulasin |
Her türlü istek, soru, öneri ve yazilarinizi iletisim formumuzu doldurarak bize ulastirabilirsiniz.
Dilerseniz alttaki kutucuga mail adresinizi yazarak mail listemize üye olabilir ve sitemizdeki güncellemelerden kolaylikla haberdar olabilirsiniz. |
Mail Listesine Üye Ol |
|
|
|