AKP'nin kapatılma davası ve Ergenekon soruşturmasının tozu dumanı içerisinde Sosyal Sigortalar Kanunu ve Genel sağlık Sigortası Kanun'daki değişiklik tartışmaları geçici bir süre için halkın gündeminden çıkarıldı. Hükümet ve işveren temsilcilerinin açıklamaları çalışanların hak kayıplarını daha da derinleştiren bu düzenlemelerin yeniden önümüze geleceğini gösteriyor. Bu yazı emek piyasası üzerinde gerçekleştirilen hem yapısal hem de kurumsal değişimlere “Kıdem Tazminatı Fonu Tasarısı” üzerinden bir ışık tutma çabasıdır.
Kıdem Tazminatı Hakkı
Kıdem tazminatı hakkı mevzuatımıza ilk olarak 1936 yılında 3008 sayılı yasa ile girdi. İlk düzenlemede beş yılı tamamlayan işçilere her bir yıl için on beş günlük ücreti tutarında tazminat ödeniyordu. Kendi isteği ile işten ayrılan işçiler de bu haktan yararlanabiliyordu. 1950'de yapılan değişiklikle işçiler lehine bir adım daha atılarak 5 yıllık süre 3 yıla indirildi. 1967 yılında çıkarılan 931 sayılı yasa ile işçinin ölümü halinde kıdem tazminatının mirasçılarına ödenmesi yasa hükmü haline geldi. 1971 yılında çıkarılan 1475 sayılı yasa ile kıdem tazminatına ilişkin sürenin toplu iş sözleşmeleri yoluyla arttırılabileceği benimsendi. 1975 yılında yapılan bir başka değişiklikle 3 yıllık süre bir yıla indirildi, 15 günlük ücret karşılığı olan kıdem tazminatı miktarı ise 30 güne çıkarıldı. 1980 askeri darbesinin işçilerin haklarını kısıtlayan uygulamaları kıdem tazminatında da hak kayıplarına yol açmıştır.
Öncelikle AKP Hükümetinin "istihdamı teşvik"; işveren örgütlerinin ise "iş güvencesi
ve işsizlik sigortasının var olduğu düzende kıdem tazminatına gerek olmadığı, işçiye her tam yıl için 30 günlük değil 15 günlük ücreti tutarında tazminat ödenmesi gerektiği" gerekçeleriyle desteklediği Kıdem Tazminatı Fonu Tasarısı'nın hukuksal düzenlemesini değerlendirelim.
Tasarı Fon Yönetim Kurulunun Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanının önerisi üzerine müşterek kararname ile atanacak bir temsilci ile en fazla işvereni temsil eden işveren konfederasyonu tarafından seçilen iki ve en fazla işçiyi temsil eden işçi konfederasyonunca seçilen bir üyeden oluşacağını düzenlemekle, işçilerin hak gaspı üzerinden kurduğu fon yönetiminin ağırlığını da patronlara bırakmıştır.
Tasarının kıdem tazminatı hakkını bir "emeklilik ikramiyesi" haline dönüştüren
maddesi ise hak kazanmayı düzenleyen 7. maddedir:
"Bu kanunun kapsamına giren işçiler, a) Bağlı oldukları kurum veya sandıklardan yaşlılık, emeklilik, malullük aylığı bağlanması yahut toptan ödeme almak amacıyla hizmet akitlerini feshetmeleri halinde, b) İşverence hizmet akdinin feshedilmesi durumunda işçinin hak kazandığı yaşlılık, emeklilik, malullük aylığı veya toptan ödeme almak amacıyla ilgili kuruma veya sandığa başvurması halinde, c) Adına en az 10 yıl Fona prim ödenen işçinin isteği halinde, d) İşçinin ölümü halinde kanuni mirasçıları, kıdem tazminatına hak kazanırlar."
1475 sayılı İş Kanunun kıdem tazminatını düzenleyen 14. maddesi muvazzaf askerlik hizmeti, kadın işçinin evlenmesi halinde 1 yıl içinde iş akdini feshini kıdem tazminatına hak kazandıracağını düzenlemişken tasarıda bu maddeler yer almıyor. İş akdini bu hallerde fesheden işçiler kıdem tazminatına hak kazanamayacak.
4857 sayılı İş Kanunu hangi hallerde kıdem tazminatına hak kazanılacağını düzenlemiştir. Kıdem Tazminatı Fonu Tasarısını incelediğimizde bu hallerin tamamen ortadan kalktığını, artık iş akdi geçerli ya da haklı bir nedene dayanmadan feshedilen işçilerin ancak emeklilik sebebiyle kıdem tazminatına hak kazanabileceğini görüyoruz. "Adına en az 10 yıl prim ödenen işçinin isteği halinde" fıkrası ise tasarının çalışma hayatının gerçekleri göz ardı edilerek, işveren örgütlerinin istekleri doğrultusunda hazırlandığını açıkça göstermektedir. Bugün özellikle özel sektörde yaygın uygulamanın sigortasız, işçi sirkülasyonu yüksek bir çalıştırma şeklinin olduğu gözlemlendiğinde maddenin iş yaşamının gerçeklerinden uzak düzenlendiği görülmektedir. Gazetelere yansıyan son haberler fonun yükünü arttıracağı için 10 yıl şartını düzenleyen maddenin tasarıdan çıkarılacağıdır. Kıdem tazminatına hak kazanılması için tasarıdan 10 yıl şartının çıkarılması ise işçilerin kıdem tazminatı hakkının tamamen elinden alınması anlamına gelmektedir. Bu halde sadece emekli olmaya hak kazanma halinde fonda biriken para çekilebilecektir.
Emeğin yıpranma bedeli olarak nitelendirilebilecek kıdem tazminatı hakkının işçilerin elinden alınması 1980 darbesiyle birlikte emek aleyhine uygulanan politikaların geldiği yeri göstermektedir.
Tasarıda dikkati çeken bir başka düzenleme ise 39. madde toplanacak kıdem
tazminatı primlerinin emeklilik şirketlerine aktarılmasını ve bu emeklilik şirketlerinin kuracağı özel Kıdem Tazminatı Fonları’nın işleyişini düzenliyor:
“Madde 39- Bu kanun gereği işverenlerden alınan kıdem tazminatı primleri emeklilik şirketlerince kurulan kıdem tazminatı fonlarında yatırıma yönlendirilir. - Kıdem tazminatı fonlarının kuruluşu, faaliyete geçmesi, saklanması, mal varlığı, yönetimi, birleştirilmesi ve devrine ilişkin hususlarda 2001 tarihli Bireysel Emeklilik Tasarruf ve Yatırım Sistemi Kanunu hükümleri kıyasen uygulanır. - Kıdem tazminatı primlerinin yatırılacağı emeklilik şirketinin seçimi işveren, bu primlerin yatırılacağı fonların seçimi işçiler tarafından yapılır. - Emeklilik şirketleri, kıdem tazminatı fonlarına ve hesaplarına ilişkin her türlü bilgiyi Emeklilik Gözetim Merkezi’ne bildirir. - Emeklilik şirketlerinin yetkilendirilmesine, fon varlıkları veya fon gelirleri üzerinden yapılacak kesintilere, emeklilik şirketinin değiştirilmesine, fon değişikliği yapılmasına, yapılacak bildirimlere ve kıdem tazminatı hesaplarına ait benzeri hususlara ilişkin esas ve usuller müsteşarlıkça belirlenir.” Bu düzenleme ile işverenin kıdem tazminatı fonuna yatıracağı primlerin, özel emeklilik şirketlerine aktarılması ile sermaye için yeni bir rant alanı daha ortaya çıkarılmış oluyor. Tasarıdaki bir başka düzenleme ise Sosyal Güvenlik Kurumunun primlerin yatırılmamasından, eksik veya geç yatırılmasından sorumlu olmaması. Şimdiki düzenleme gereği primlerin yatırılmamasında ya da eksik veya geç yatırılmasında devletin denetim yükümlülüğü olduğu için açılan hizmet tespiti davalarında işçinin sigortalılığının tespit edilmesi halinde işverenin primleri ödememiş olmasına bakılmaksızın kurum tarafından primleri tamamlanıyor. Tasarı ile birlikte Sosyal Güvenlik Kurumunun bu sorumluluğunun kaldırılması ile üzerine düşen yükümü yerine getirmeyen işverenin davranışından dolayı işçinin hak kaybına yol açmaktadır. İşlerini kaybetmemek için çoğunlukla sigortasız çalışmayı kabul eden ve ancak işten ayrıldıktan sonra çalıştıkları dönemi tespit ettiren işçilerin bu hakları da elinden alınmaktadır. Bu düzenlemeler Sosyal Güvenlik Yasası ile birlikte değerlendirildiğinde çalışanların kayıt dışılığa yöneleceğini/yöneltileceğini kestirmek güç değil.
Rakamların dili
İş Kanunu, Sosyal Güvenlik yasası, kıdem tazminatı fonu tartışmaları sadece hukuksal düzlemde yapılacak tartışmalar olmayıp neo-liberal ekonomi politikaları çerçevesinde incelenmelidir. 1980 darbesi ile birlikte sendikaların kapatılması, toplumsal muhalefetin baskı ile sindirilmesi ve 24 Ocak 1980 kararları işçi sınıfının 1980 öncesi kazanımlarını tamamen kaybetmesine yol açmıştır.
Öncelikle iş mevzuatından yararlanmak için kayıtlı çalışan olmak gerekli olduğundan, saydığımız sosyal güvenlik yasasının, kıdem tazminatı fonu tasarısının kapsamına girmeyen yani kayıt dışı istihdam oranına dair rakamlara bakalım: Toplam istihdamın %50'si yani 10 milyon 827 bini; tarım dışı istihdamın %34,2'si, tarım dışı kesimde ücretlilerin %22,7'si hiçbir Sosyal güvenlik kuruluşuna kayıtlı değildir. Türkiye’de istihdam edilen nüfusun yarısı bu kanunların –kısıtlı da olsa- güvencelerinden yararlanamamaktadır.
Yapılan bütün düzenlemelerde amaç hükümet ve sermaye tarafından 'istihdamın arttırılması' olarak gösterilmiştir. Ancak istatistikler bütün bu gerekçelerin yalandan ibaret olduğunu gösteriyor. İlk tablo 2004 yılında işgücü maliyetlerinin karşılaştırılmasını gösteriyor. Reel ücretler 1980’yılından sonra düşme eğilimine girmiş, ancak 1996 yılında 1980 yılındaki seviyesine ulaşabilmiştir. 2001 krizi ise reel ücretlerde görece kazanımların tamamen kaybedilmesine sebep olmuştur. 2. tablo ise yıllara göre dağılımda üretime yönelik yatırımın giderek azaldığını; aynı şekilde emeğin yaratılan değer içerisindeki payının radikal bir biçimde azaldığını göstermektedir. Birleşik Metal İş’in uzmanlarının yaptığı bir çalışmaya göre iş güvencesi, düşük ücretli işçiler için dahi ücretten daha önemli durumda. İşçilerin %94’ü işini koruyabilmek için ücret düşüşlerine razı olmayı tercih edeceğini belirtiyor. Hükümetin, işverenlerin, neo-klasik iktisatçıların iddiasının aksine daha fazla esneklik, işgücü maliyetlerinin düşürülmesi (kemer sıkma politikaları) istihdamı arttırmamıştır. Sosyal güven(cesiz)lik yasası, kıdem tazminatı fonu, bölgesel asgari ücret tartışmaları orta ya da uzun vadede istihdamı arttırmayacağı gibi, işçilerin hayat şartlarının iyileşmesini sağlamayacaktır.
2004- İşgücü Maliyeti Karşılaştırmaları
|
|
İşçi Başına Ödenen Ücret (ABD $) |
|
|
|
Türkiye |
3 654 |
|
|
Portekiz |
14 832 |
|
|
İspanya |
25 153 |
|
|
Yunanistan |
14 260 |
|
|
Polonya |
5 574 |
|
|
Macaristan |
9 713 |
|
|
Meksika |
5 098 |
|
|
Güney Kore |
12 138 |
|
İşveren örgütleri iş güvencesi ve işsizlik sigortasını varlığını gerekçe göstererek
kıdem tazminatı “yükü”nden kurtulmak istemektedirler. Hâlbuki çalışma sürelerinin, işyerinin, istihdam şeklinin esnekleşmesi tartışmaları tam da işveren örgütlerinin istediği biçimde 4857 sayılı İş Kanununa yansımış, çalışan kesimin büyük çoğunluğunu kapsam dışında bırakan iş güvencesi ile şartları uygulanmasını imkânsız hale getiren işsizlik sigortası mevzuata geçmiştir. Rakamların dili ile bu güvencelerin gerçekte var olup olmadığında bakalım: Mayıs 2007'ye kadar İşsizlik sigortası fonunda biriken 26,5 milyar YTL'den sadece 1 milyar 244 bin YTL'si dağıtılmıştır. Sadece 30 işçi çalıştıran işyerlerini kapsayan (uzmanlara göre işyerlerinin yaklaşık %90’nını kapsam dışı bırakan) iş güvencesi(zliği)nin uygulamacılar olarak işlevsiz olduğunu en yakından gören kesimlerdeniz. Kanunda Yargıtay süreci ile birlikte 4 ayda bitmesi öngörülen davaların uygulamada en az 1.5-2 yıl sürdüğünü biliyoruz. Elbette ki iddiamız bu güvencelerin yasalarda yer almaması değil çalışma hayatının gerçeklerine göre düzenlenerek daha fazla işçiyi daha iyi şartlarda kapsamasıdır. Kanunlarda iş güvencesinin ya da işsizlik sigortasının adının yer almasının işçilerin bu güvencelere sahip olduğu anlamına gelmediğini, kıdem tazminatlarının fon oluşturularak dağıtılmasının da işçilerden çok işverenlere yarayacağını şimdiden tahmin etmek güç değil. Üstelik kıdem tazminatı yükünden kurtulan işverenlerin artık daha rahat işçi çıkaracağı da aşikâr, bu süreçten sendikal örgütlenmelerin alacağı yarayı da kestirmek zor değil.
Rakamların dilinin sustuğu yerde işçi sınıfının sözünü söyleyeceği yer başlıyor, elbette ki hukuku kimin yaptığının bilinciyle ve değişimin düzeni değiştirmekten geçtiğini bilerek. |